Su gibi Aziz...
Sırtını portakal ağaçlarına yaslamış bi memleketin evladıydı Aziz. Azizlerin, ermişlerin, yedi uyurların, yenilmiş medeniyetlerin, ayağını Akdeniz!in ılık sularında yıkamış ehlikeyf kralların bereketli topraklarının evladıydı.
Oysa ne ağır bir simdi bu taşıdığı. Dedesinin, tanımadığı büyük büyük dedesinin de adı aynıydı. Nesillerin birbirine miras bıraktıkları lanetler, huysuzluklar, uyumsuzluklar, günden güne taşınan hastalıklar, arazlar yetmezmiş gibi bir de ismini taşımak gerekiyordu. Hem geçmişte kalanlara bir saygı, hem de büyüklerin "Biz kimlerdeniz bilim bakalım!"ı anlatma çabası.
Akdeniz'in kavurucu Ağustos sıcağında dükkanın kapısından içeri başını uzatıp "bir bardak suyun var mı evladım?" diye soran yaşlı adamı yer verip oturtacak; "Hele bi soluklan" diyecek kadar içten ve sıcak bir adamdı. Ne de olsa iklim dediğin insanın iliklerine işleyen bir gerçekti.
"Su gibi aziz ol evladım!" sözünü duyunca bıyık altından gülümsedi.
"Afiyet olsun amca. Bir bardak daha içer misin?"
Yaşlı adamın duasıyla gerçekten su gibi aziz olmuş muydu bizim Aziz? Anası babası ona bu ismi koydu diye nasıl Aziz olmadıysa, bu dilekle de "su gibi" olmayacağı aşikardı.
Hem bir insanın su gibi olduğu görüşmüş şey değildi.
Su dediğin bir gün yapıp, bir gün çağlayıp, bir gün durulmuyor muydu? bir gün kirlenip, bir diğer gün süzülüp aklanmıyor muydu? Öyleyse, hep durmak yoktu; hep akmak yoktu.
YAşlı adamın arkasından dükkanın kapısını kapattı. Yıllardır kullandığı yıpranış deri koltuğun üzerindeki minderi düzeltip, her zamanki gibi masasının arkasındaki yere oturdu.
Klimanın yaydığı serinliğin içerisine dalıp, pencereden dışarı, kaldırımın orta yerinde palazlanmış turunç ağacının koyu yeşil yapraklarını seyre daldı. Çay ocağına telefon edip, "şöyle buz gibi bir limonata getir de içimiz serinlesin" deyip, telefonu kapattı. yavaşça arkasına yaslandı.
Buz gibi limonatadan yudumlarken çocukluğu düştü aklına. Bu limonatalardan yapıp da pazardaki tezgaha küçük biraderi Yavuz'la sattıkları geldi aklına. "Hele bir açıp sesini duyayım" diye aklına düştü bir aralık. Saate baktı. Orada saat sabahın 5'i olmalıydı. Hem şimdi Kanada'da yaşayan Yavuz'u arasa, sıcak havada içini serinleten limonatadan, eski günlerden dem vursa ne olacaktı? Gözünün çapağıyla telefona sarılan Yavuz., "Hayırdır Abi, bir şey mi var? Anneme, babama bir şey mi oldu acaba?" diye telaşa düşecekti.
Bir kaç sene evvel Yavuz'u yaşadığı şehirde ziyaret ettiğinde, oraların yeşiline ayrı, soğuğuna yarı şaşmış; memleketin havasını "kurban olacak" kadar özleyerek geri dönmemiş miydi Mersin'e?
Limonata'nın bir yudumunun onda bıraktığı duyguyuo an, bütün derinliğiyle karşılıklı olarak kardeşiyle pyalaşamayacak olmanın sıkıntısı kapladı içini. Elindeki akıllı telefonun, eskiden olmayan aa bugün var olan onlarca farklı iletişim imkanının sunmadığı buydu işte. Bir anı birlikte aynı enerjiyle, aynı güzellikte ve aynı derinlikle yaşayamamak... İşte bu yüzden iki kardeş ne zaman ellerindeki telefonun ekranında birbirilerini görseler benzer cümleler kuruyorlardı birbirlerine
Aziz: "Benim içinde öp küçük yeğenimi, o ensesindeki kokuyu da iyice içine çek!" diyordu
Yavuz: "Abi, bahçeye yolun düşerse, portakal ağaçlarının birinden bir yaprak kopar da kokla benim için!"diyordu.
Hisler, sesler, kokular, sokaklar...
Ortak olunmuş onca yaşanmışlık...
Aynı taşlarda yaralanmış dizler...
Ama herkesin kaderi kendineydi, Her koyun kendi bacağından asılıyordu ve herkesin kaderi, kendisi için, farklı yazılıyordu.
Böyle derin derin düşüncelere dalmışken, masadaki saat namazın zamanının geldiğini haber verdi Aziz'e. Önce saatten gelen o yankılı ezan sesi sustu, ardından dükkanın kapısında asılı zilin şıngırdaması duyuldu. Sonra anahtarın kapıyı kilitleme sesi geldi. Turunç ağacının gölgesinden geçerek caminin yolunu tuttu Aziz.
Adının verdiği ağırlıktan belki de, yaşından büyük bir adamın edasıyla yürürdü Aziz. Ağır ağır, başı önde, eli belinin üzerinde, arkasında bağlı. Hiçbir yere yetişme telaşında olmayan bir edayla... Yavaşça...
Caminin avlusuna vardığında babasını kendi akranlarıyla sohbet ederken bulacağını biliyordu. Bu her Cuma olduğu gibi bugün de böyleydi. Şardırvandan akan suyla elini yüzünü yurken, kulağına babasının sesi geliverdi birden: "Büyük oğlan'a Aziz dedik, küçüğüne Yavuz. Aziz oğlumu bilirsin, benim dükkanı o işletiyor şimdi. Küçük oğlan da ismi gibi Yavuz çıktı. Gavurun memleketinde ama paraya para demiyor şimdi"
Aziz, buz gibi suyla ağzını çalkaladı. Bir daha çalkaladı. Sonra bir daha. Yüzüne ensesine su serpti bir daha, bir daha. Namaz boyunca da babasının söylediği sözler aklından bir türlü çıkmadı. Alnını yere değdirdi. Şükretti. Selama durdu. Cemaate uydu. Ama bir türlü toparlayamadı zihnini. Küçük oğlanın Yavuz çıkmasını düşündü, paraya para dememesini düşündü. Gavurun memleketini düşündü. Sureler yarım yamalak oldu zihninde ve dudaklarının arasında. Kimi sureleri dudaklarını kıpırdatmadan içinden geçirmeye çalıştı, o da olmadı. Düşünmemeye çalıştıkça namaz sanki uzuyordu. Namazın bitmesini iple çekti.
Kapıda babasını yakalayıp, "benim bir iki saat dışarıda işim var, dükkanı sen açar mısın?" diye sordu. Anahtarların yanında mı? Babasının başıyla verdiği onayı aldıktan sonra, bedenine uymayan bir çeviklikle bahçelerin yolunu tuttu. Portakal ağaçlarından birinin gölgesine oturdu. Elinde kopardığı yaprağın bıraktığı o nefis turunçgil kokusuyla avuçlarını yere dayadı. Bacakları, sırtı ve avuçlarıyla bedenini doğaya yaslayıp, binlerce yılın yaşanmışlığını taşıyan ovaya doğru dikti gözlerini. Adam diksen, adam bitecek denli bereketli şu memlekette ne olmuştu da beti bereketi kaçmıştı her yerin. Herkesler bir yerlere dağılmıştı. Gözlerini kısa bir an kapatıp rüzgarın tenine dokunduğunu hissetti. Yazın sıcağında kısa bir an içi ürperdi. Tüyleri diken diken oldu.
Tam o an, camiye girerken sesini kıstığı telefon cebinde titremeye başladı. Kim arıyor diye gayri ihtiyari telefonu eline alıp, gözleirni kısarak şöyle bir baktı. Yavuz arıyordu!
Abi az önce uykudan uyandım. Rüyamda seninle bizim bahçeye inmiş, portakal ağaçlarından birinin altında oturuyorduk. Pazarda satamadığımız tüm limonataları kendimiz içmiştik. Karnımız davul gibi şişmişti. İçimiz üşümüştü. Gözümü açar açmaz seni aradım. İyi misin abi?
Aziz yüzüne yayılan gülümsemeye engel olamadan ileriye, ovaya doğru bakmaya devam etti. İyiyim Yavuz. İyiyim kardeşim. İyi ki aradın. Sesini duymak, buranın sıcağında içim serinletmeye yetti. Sağ ol, var ol!
Sen de...
Arsuz'da geçen eşsiz hafta sonuna ithafen ve Akdeniz'e saygıyla...



Comments
Post a Comment