Adalet*
Bir kitabı kütüphaneden alıp okumanın en kötü yanı ne biliyor musun dostum? Ne elli birinci sayfadaki kütüphane mührü, ne iç kapağın arkasındaki tarih damgaları, ne kitabın eskiyen köşeleri... İnsana, hafızasının onu ne kadar da yanıltabileceğini hatırlatması bana kalırsa.
Bak bunu bir örnekle açıklayayım şimdi sana. Adalet Ağaoğlu'nun basılmış kitaplarının listesi gözümün önünde duruyor. Kendi kitaplığıma baktım; Ağaoğlu'nun Ankara'daki yavan kitap fuarından alınmış 1985 baskısı, 900 liralık bir kitabını buldum. İmzalı üstelik. Listeye bakmaya devam ediyorum "Fikrimin İnce Gülü-1976", "Bir Düğün Gecesi-1979", "Üç Beş Kişi-1984" ,"Ruh üşümesi-1991", "Gece Hayatım-1991" ve diğerleri. Bak ben buraya yazarken, yazmaya üşeniyorum. Adalet Hanım, üşenmemiş, yazmış. İçinden gelmişse demek... Neyse, örneği yarıda bırakmayalım. Onlarca esere bakıyorum, aklım ODTÜ Kütüphanesinin Yapı Kredi Yayınlarını içeren, üçüncü kattaki köşedeki rafına gidiyor, kitapların yan yana durduklarını görür gibi oluyorum. Ama ben bunlardan hangilerini okumuştum? Hatırlayamıyorum. Üç Beş Kişi'yi kesin okudum. Gece Hayatım'dan da eminim. Fakat diğerleri... Kitabı alsam elime şöyle bir karıştırsam, hatırlarım, kesin! Kesin de... Kitabı kütüphaneden alıp okumuştum. Hafızamın beni yanılttığı, hatta utanmadan beni yarı yolda bıraktığı çırılçıplak bir gerçek gibi seriliyor gözlerimin önüne. Kütüphanenin üçüncü kat penceresinin yanında oturmuş okurken yaptığım gibi gözlerimi kısıyorum. O vakit gözlük takmıyordum. Bak bunu çok iyi hatırlıyorum.
Görünen o ki, Adalet Hanım'ın Göç Temizliği adlı eserini alıp kütüphaneye koymuş ama okumamışım. Ben daha üç yaşında iken yazılıp, imzalanmış bir eseri kütüphanemden alıp da okumamak benim terbiyesizliğim, hatta tembelliğim diyelim. Tembellik de terbiyesizlik de aynı yolun yolcusu... Adalet Hanım beni affetsin. Oysa, bir göçmenlik deneyiminde göç temizliği yapmış biri olarak, belki de ilk "Göç temizliği"ni çekmeliydim raftaki yerinden. Sahi bu kitap da benimle birlikte göçüp, geri gelenler listesinden. Adalet Hanım'ın kim bilir hangi coğrafyada edindiği anılara, bir Avrupa turnesi yaptırıp geri getirdim. Adalet Hanım artık o son göçtüğü yerden geri gelemez biliyorum. Ama sanatla iştigal öyle kuvvetli bir silah ki, fark etmeden insanların hayatlarına bir çentik atıyorsun. Sonra o çentik, o deride ne büyüklükte bir iz olur bilmiyorsun.
Dostum, deride bir çentiğin bıraktığı acı hissi ile yazıyorum bu satırları. Bana sorarsan yaşamak baştan başa acı verici bir deneyim. Kendininkinden başka öyküleri yazan bir yazar kim bilir kaç hayat yaşadı şu ömürde? Kaç çentiğe bedel... Kadın olmak desen... Baştan aşağı ince bir sızı. Hele ki yazar bir kadın. Bir kadın yazar. Varlığından emin olamadığımız, bulacağımızı umut ederek yaşadığımız bir ütopyanın ismini taşıyarak yaşamış bir kadın, bir yazar... Adalet.
"Cumhuriyet 6 yaşında iken dünyaya gelip, 14 Temmuz 2020'de virüslü bir yaz günü hayat gözlerini yuman Adalet Ağaoğlu, 2018 yılında eşini yitirdiğinden beri yazmıyordu. Adalet Ağaoğlu, Cumhuriyet'in ilk yıllarından bu güne ülkemizin, siyasetin, Dünya'nın ve kendinin değişimine ışık tutarak ardında sayısız eserle göçüp gitti." diye bir anons duyuyorum, gaipten. "Kimse böyle anonslar yapmıyor artık dostum!" dediğini duyar gibiyim. O eskidendi.
Adalet Hanım'ı anneannemle aynı mezarlığa defnetmişler. Yedisi, kırkı, elli ikisi... Helvası, lokması, duası... Hangi ritüele bağlı kalmalı bilmiyorum dostum. Sararmış yapraklı, imzalı kitabı kütüphanemden çıkardım, baş ucuma koydum. Ne vakit uykum kaçsa, el yordamı, baş ucumda, ilk iş Adalet'i arıyorum!
*Bu yazıyı bir kadın olmanın her türlü zorluğuna rağmen, şu dünyada "yazar" olarak iz bırakabilmiş Adalet Ağaoğlu'na ithaf ediyorum.



Comments
Post a Comment