Selahattin
-Kadriye Hanım Teyzecim beni annem gönderdi. Varsa bir 25 Milyon borç verebilir misiniz? Annem üç aylığını aldığında geri verecek.
Nefes nefese...Ağırlığını bir ayağından diğerine aktarırken, devasa bir metronom gibi salınıp duruyor merdivenin başında.
-Gir içeri oğlum. Bir nefeslen! Kapıda dikilme öyle!
-Yok ben girmeyeyim Kadriye Hanım Teyzecim.
"Peki oğlum." diyor, üzerinde durmuyor anneannem. İçeriye, siyah zembil çantasından, hepsini tek seferde çektiği üç aylığının bir kısmını almaya gidiyor. Ben kapıdaki adama bakakalıyorum. Kapıyı kapatıp, adamı orada merdivenin başında sallanırken bırakıp, içeri gidebilirim pek tabi ama; kapıya gelen birine böyle davranılmayacağını çoktan öğrenmişim. Üzeri kat kat boya ile kaplı, yer yer kabarmış ahşap kapı pervazına sıkı sıkıya yapışmış, kapıdaki yabancı adama bakıyorum. O bana bakmıyor!
Mevsim bahar ama koyu siyah kaşe bir kaban var adamın sırtında. Saçları iyiden iyiye kırlaşmış bu adamı annesi ne diye bize göndermiş? Bu adam çocuk değil ki. Baksana saçları neredeyse bembeyaz. Hem niye pijamayla gelmiş bu adam buraya kadar? Anneannemin Sümerbank kumaşından babama diktiğine benzer dikine çizgili bir pijama var ayağında. Tüylenmiş beyaza çalan el örgüsü bir kazak. Topuğuna bastığı bez ayakkabıların üzerinde pijamasının paçaları iki kat kıvrılmış. Eldivenlerinin kesik parmaklarının etrafında iplikler tiftik tiftik olmuş. Madem eldiven ve kaban giyecek kadar üşüyor, ne diye kıvırmış paçalarını öyleyse? Hem ne diye eve girmiyor da burada sallanıp duruyor ?
Anneannem tombiş parmaklarını çevirmeli telefonun deliklerine ustaca takarak, "cııır, cıııır" telefon ediyor.
-Ayşe Hanımcım. Senin oğlan kapıda, 25 milyonu vereceğim eline, kaybetmesin?
Karşı tarafın ne dediğini duyamıyorum. Evin kapısını ne tam açık tutabiliyorum, ne de kapatabiliyorum. Kapı elimde, kapı ağzında kazık gibi dikiliyorum.
Kapıyı kapatırsam, kapıdaki adam, kapının önündeki betonun beyaz yuvarlak mermer desenlerine basarak tek başına sek sek oynamaya başlayabilir. İçeri alırsam da olacak iş değil. Gözümün içine bakmıyor zaten. Sanki kirpiğinin birine bir ibrişimle bağlanmış sürekli uçup duran bir sineği izler gibi dönüp duruyor gözleri. Birinin gözünün içime tam anlamıyla bakıverse, bir fare kapanı kapanıp "şak" ediverecek. Fare kapana kısıldığı anda, ibrişim kopacak ve sinek uçup gidecek. O göz bebeği sonsuza dek hareket etmemek üzere oracığa düşüverecek. Oyun bitmemeli. Oyunun bitmemesi için sinek hep uçmaya devam etmeli.
"Selahattin, ne gelmedin içeri be oğlum?" diyen sesi geliyor anneannemin. Tam o sırada kocaman kara bir sinek giriyor kapı aralığından içeri. Gayri ihtiyari kapattığım kapı sineği dışarda bırakmaya yetmiyor. Kapı kapanıyor. Sinek içeri giriyor. Selahattin kapı önünde biteviye sallanmaya devam ediyor.
-Aaaaa ne ayıp! Kapıyı niye kapattın kızım pat diye?
-Anneanne ama içeri sinek girecekti...
-Koca sinek girmiş zaten. Sen git bir bardak vişne suyu getir bakayım.
Koşa koşa buzdolabının kapağındaki viski şişesine konmuş ev yapımı vişne suyundan bir bardak kapıp geliyorum. Selahattin vişne suyunu içecek mi ? Anneannemin gözüne bakacak mı? Sallanmayı bırakacak mı?
Gözümü vişne suyu bardağına dikip, dökmemeye dikkat ederek yeniden kapıya gidiyorum. Anneannem çoktan kapıyı açmış. Üç aylığının bir kısmını Selahhattin'in avucunun içine bırakmış. Hal hatır soruyor. "Annene çok selam söyle evladım!". Selahattin bir avucunda anneannemin verdiği 25 milyonu sıkı sıkıya tutmuş, diğer eliyle uzanıp meyve suyunu elimden alıyor. Öyle dikkatli bakıyorum ki eldivenlerine, sökülmüş iplikleri gözüme batar gibi oluyor.
Selahattin kan kırmızı vişne suyunu bir dikişte içiyor. Bir iki damla dökülüyor beyaz el örgüsü kazağına. İçinde bulunduğumuz anın gerçekliği o kazağı leke yapan iki damlayı anlamsız kılıyor. "Selahattin o parayı sağ salim eve götürebilecek mi?" sorusunun gölgesi ağırlaştırıyor içinde bulunduğumuz havayı. Oysa kapının önünde açık havada durmaktayız. Çocukluğumun bahçesi önümde kocaman sere serpe uzanıyor. Ben henüz büyümemişim. Bahçe henüz küçülmemiş. Bir tek acayiplik Selahattin'in kıvrık paçalarında diyeceğim. Dilim varmıyor.
-"Kızım Ayşe Hanım Teyzen benim çok eski bir arkadaşımdır." diyor anneannem. Selahattin bu esnada çizgili pijamasının çubuklarını, eğri büğrü çakılmış tahta bahçe çitlerinin arasına bırakarak çıkıp gidiyor bahçeden.
"Bu gelen çocukcağız, Ayşe Hanım Teyzenin oğlu Selahattin." Selahattin Abi değil, Selahattin amca değil. Halbuki amcam olacak yaşta ama sadece Selahattin işte.
"Selahattin biraz rahatsız yavrum. Ona annesi bakıyor. Selahattin'in bir de ablası var. O daha da hasta. Ona da bakıyor Ayşe Hanım Teyzen. Demek üç aylığı yetmemiş ki, bana borç istemeye göndermiş oğlunu. Ayşe Teyzeni çok severim. Borcuna sadık, sözünün eri kadındır. Ah ne günler geçti kızım ah... " diye durumu özetliyor. "Allah kimseye akıl noksanlığı vermesin! Ahhh kızım işte... Ana ciğeri köpek ciğeri."
Köpek ciğeri ne demek? Akıl noksanlığı nasıl bir şey? O sırada başımın üzerinde dolanıp duran az önceki münasebetsiz sinek konuveriyor göğsümün üzerinde bir yere. Tiksintiyle elimi sallıyorum. Uçup gidiyor. Soruları içimden soruyorum. Selahatttin hala başımın içinde bir yerde sallanıp duruyor. Elindeki bardağı dökmemek için kendi adımlarına bakan bir kız çocuğu olarak, Selahhatin'i aklımdaki kategorilerden birine sokamamış olmanın verdiği rahatsızlıkla, vişne suyu bardaklarını dökmeden taşımayı öğrenmeye devam ediyorum.
Bu çok düzgün Türkçeyle konuşan garip görünümlü "rahatsız" adam bir süre sonra yeniden belirdi bahçe kapısında. Bu kez bahçedeki yuvarlak mermerlerde sek sek oynarken yakalandım kendisine. Ben beyazlara basıp hoplayı zıplarken, O hiç bir beyaz mermere basmadan geçti, kapıya geldi. Yine Kadriye Hanım Teyzecim diye başlayan hitap şekliyle, o zaman bile geçmişe ait bir dile ait gibi duran diyaloglar geçti anneannemle Selahattin arasında. Bense bu kez bahçede kaldım. yanından geçip içeri giremedim. Arkasına bastığı ayakkabılarından başının arkasındaki keline dek iyice inceledim Selahattin'i. Elimde değildi ki. Çocuktum. Diğerlerine benzetemediğim bu adamı merak ediyordum. Saçları dağınıktı. Kirliydi. Üstünde yine aynı giysiler vardı. Yine durduğu yerde sallanıp duruyordu. Kabanı, kazağı... Hem bu adam bu mevsimde neden hala kaban, kazak giyiyordu? Kazağındaki vişne suyu lekesi de duruyor muydu acaba?
Merakla merdivenin başına geçtim. Derdim kazaktaki lekeyi görebilmek. Sonra bir anda göz göze geldik Selahattin'le. "Biliyor musun ben de sek sek oynamayı çok severim." Ne diyeceğimi bilemedim. Yüzünde herhangi bir ifade yoktu. Karşılıklı sustuk. Onun gözünde uçup duran sinek uçmaya devam etti. Ben sek sek oynamayı bıraktım.
Kağıt, kürek, yazı çizi olmadan, aylığının bir kısmını daha Selahattin'in avucunda rulo olmak üzere teslim etti anneannem o gün. Bu şekilde belkide kendi üç aylığının yarısını belki de daha fazlası, paçalarını sıyırıp, garip adımlarla uzaklaştı bizim bahçeden.
Az sonra kırmızı çevirmeli telefon çaldı. "Rica ederim Ayşecim!" aaaa sözü bile olmaz. Elin ne zaman rahatlarsa o zaman" dedi ve kapattı telefonu. Bir sonraki telefondaki ses "Anne niye verdin o kadar borcu? Nasıl ödeyecek kadın?" diye sordu. Siz karışmayın! diye resti çekti anneannem. Telefonu kapattı. Kırmızı telefonun sapına koca bir kara sinek kondu. Elindeki plastik sinekliği pat yapıştırdı telefonun sapına. Sinek ortadan kayboldu.
Viski şişesindeki vişne suları bittikten, dut ağacının meyveleri dökülüp kuruduktan sonra, ama üzümler henüz tatlanmamışken bir öğle vakti kırmızı telefon zır zır zır çaldı. En hızlı ben koşuyorum. Koştum açtım. Kadriye Hanım Teyzeyle görüşebilir miyim? Dizlerinin izin verdiği hızda, bir yarım dakika kadar sonra telefonu eline aldı anneannem. O yarım dakika biz telefondaki ile karşılıklı nefes alıp verdik. Birazdan, kırmızı ahizeyi kulağına dayadı ve sicim gibi yaş dökmeye başladı anneannem.
"vah vah vah... E şimdi ne olacak o çocuklar?" deyip dizlerine vurmaya başladı.
"Ne zaman olmuş peki?"
"Deme!"
"E ne kadar yalnız kalmışlar birlikte?"
"Sen ne zaman öğrendin?"
"Ah Allah rahmet eylesin!"
"Ben de geleyim?"
"Ah elden de bir şey gelmiyor ki, be yavrum!"
O gün, gün boyu parmağını delene dek dantel ördü ve sicim gibi yaş döktü .
N'oldu anneanne?
Şizofreni hastası iki evladına birden bakan, ahretlik komşusunun evine kendi gelemeyecek kadar yaşlı "Ayşe Hanım Teyze" ölmüştü anlaşılan.
Selahattin de, görmediğimiz abla da yok oldular o vakit. Belki bir zaman, sadece kısa bir zaman, o da sek sek oynarken var olmuşlardı, hepsi bu.
"Helali hoş olsun!" dedi anneannem.
Ana ciğeri, köpek ciğeri!


Comments
Post a Comment